Başka Bir Adam ENGİN GÜNAYDIN

Esquire / Ocak 2018

Sıradan olmak için gizlenmeye çalışırken spot ışıklarının altında kaldı.

Röportajdayken kapak çekimine nazaran rahattı. Bense gergindim. Çünkü birisiyle röportaja gittiğinizde az çok bir fikriniz olur ve gardınızı ona göre alırsınız, ancak Engin Günaydın’a giderken neyle karşılaşacağınızı bilmeniz güç. Acaba karşımda ‘Yeraltı’nın beceriksiz-başarısız Muharrem’ini mi göreceğim, ‘Vavien’in anti-kahraman Celal’ini mi, ‘Avrupa Yakası’nın antipatik Burhan Altıntop’unumu, ‘Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ını mı, takıntılı Galip Derviş’i mi,

‘İçimdeki Ses’in kendinden mustarip Selim’ini mi, yoksa yeni filmi ‘Aile Arasında’nın endişeli ve sevimli Fikret’ini mi? Belki başka bir oyuncuyu oynadığı karakterlerle özdeşleştirmezsiniz ama Engin Günaydın’a bakınca insan oynadığı her karakteri ‘o’ zannediyor. Çünkü kendisine benzeyen rolleri kabul ettiği için hepsi aslında o zaten.

Onda bir tılsım olduğunu kabul edelim: Engin Günaydın’ın girdiği sahnede başka birini izlemek güç; onun o ‘tuhaflığı’ ve özgünlüğü alışmadığımız bir şey olduğu için gözümüzü ondan alamıyoruz. Kendi filminin galasına çekinerek giden bir adam, bütün kusurlarını ortaya döken ve ne sorsanız kıvırmadan-abartmadan cevap veren bir oyuncu… Röportaj yapmak için hem çok kolay hem çok zor biri. Siz de çekingenseniz karşılıklı gerilebilir ya da gözlerinizin içine bakıp iyi dinlediğinden kendinizi derdinizi ona anlatırken bulabilirsiniz. Ama iki türlü de montunuzu giyip çıkarken aynı cümleyi kuracaksınızdır: “Başka biradam.”


Günaydın’ın Cihangir’deki, emlakçı deyişiyle ‘full deniz manzaralı’evindeyiz. Bana ilk sözü “Bira var, ister misin?” oluyor. Evde, bütün çekingen insanlar gibi, başta fazla nezaketliyiz. Öyle ki balkonda üşüse derahatımı bozmamak için içeri girme teklifinde bulunmuyor bile.

Çekimdeki ultra şık erkeğin kıyafetlerini sorarak giriyorum söze:“Onları gerçekte giyer miydiniz?” “Yok, giymem,” diye cevap veriyor.“Bazı kıyafetler sana bir kişilik belirler, ona göre hareket etmek zorundasındır. Kıyafeti para verip alıyorsun ama sanki o seni satın alıyor gibi bir şey oluyor; bu durumdan hoşlanmıyorum. Hep ‘Gümrükte mal kaldı, borsa ne oldu?’ gibi şeyler söyleyesim geliyor.”

Herkesin bunu sizin kadar sorguladığını zannetmiyorum, diyorum. “Ben kendim dışımda hareket etmek istemiyorum,” diye yanıtlıyor.“En sevdiğim tarafım, kendime yakın olabilmek. Beni kendimden uzaklaştıran bir koltuk bile beni rahatsız ediyor. Çünkü kendimle olduğum zaman daha rahat konuşabiliyorum. Bu yaşıma kadar hep özgür olmak için çaba gösterdim, bir gömlek de almasın özgürlüğümü.”

Son filmi ‘Aile Arasında’ vesilesiyle buradayım. Biz filmi ekipçe izledik. Kendisi de 7-8 defa izlemiş. Filmin parlak bir dünyası olduğunu düşünüyor, bu dünya hoşuna gitmiş. Özellikle de filme giden 3 milyon kişinin ilgisi. Gülse Birsel ona filmin özetini anlattığında “Bu işi yapalım!”demiş. ‘Avrupa Yakası’nı da düşünerek, “Gülse Birsel’den teklif geldiğinde daha kolay mı kabul ediyorsunuz?” diyorum, dürüstçe cevaplıyor:“Her zaman değil. Gülse kafasını netleştirdiğinde çok iyi oluyor, ama bazen kafası karışıyor. Daha önce kafası karışık bir senaryo yazdı mesela; onun içinde olmak istemedim.Ama bu hikâye netti.”

Terk edilen elektrikçi Fikret’in ve şarkıcı Solmaz’ın beklenmedik ikinci baharını anlatan filmde; Fikret, kız istenirken ailenin babası gibi davranmak zorunda kalıyor, yalan söylediği için saçmalıyor, her şeyi yerle bir ediyordu. “Siz böyle bir yalan söylemek zorunda kalsanız ne yapardınız?”diye soruyorum; “Fikret’ten çok farklı olacağımı zannetmiyorum,” diyor. “Bu tip şeyler, çok fazla olumsuz yanlarını ön plana çıkaracağım için beni korkutur. Böyle bir durumda günlerce uyuyamayabilirdim. Ama pembe bir yalan olduğu için ben de yardım ederdim.”

Kolay yalan söyleyip söyleyemediğini soruyorum, “Açık olmayı tercih ederim,” diyor. “Çünkü yalan, ilişkileri çetrefil hale getiren bir şey.” Peki, zor durumda kalsa bile doğruyu söyleyenlerden midir? “Evet, öyle yaptım. Doğruyu söyledim.”

Mesela, diyorum, hiç sevgiliniz “Beni aldattın mı?” dediğinde “Evet, aldattım.” dediniz mi?

“Oldu, öyle bir şey söyledim,” diyor. Peki, ne demiştir sizce? “Benonu sana söylememiş miydim gibi bir şeye bağladım. Tabii ilişki bitti.”


Engin Günaydın, ortaokulun sonuna kadar Tokat’ta yaşamış; oradan ayrıldıktan sonra da bağları kopmamış. Kendisi gün ağardıktan hemen sonra evden çıkan ve akşam eve dönen, yemek yerken uyuyakalan bir çocukmuş. “Yemek yemeyi çok severdim. Dombiliydim,” diyor. Çocukluğundaki Tokat’ı soruyorum. “Yıldızlı bir dünyaydı,” diye anlatıyor. “Sonra 12 Eylül geldi, her şey darmadağın oldu.”

Günaydın, üçüncü film senaryosu ‘Ağlamak Yok’ta da bu konuyu işliyor. 12 Eylül üzerinden babasını ve kendi ailesini anlatmak istiyor. Bu filmin büyük bir prodüksiyon olması gerektiği fikrinde.

12 Eylül’ün neden onu çok etkilediğini soruyorum; 1980 darbesinde henüz sekiz yaşındaydı zira. Sarsıcı bir istatistikten söz ediyor: “Darbeden sonra ekonomi bozuldu, insanlar nerede iş bulduysa oraya taşındı. Ülkenin 3’te 2’si yer değiştirmiş; neredeyse bir göç olmuş ülke içerisinde. Bizim Tokat’ta da gidenler oldu. Bir çocuk gözüyle gördüm ve bu benim için büyük bir üzüntü oldu. Beraber oyun oynadığın arkadaşın taşınıyor. Onlar da mı gidiyor, biz nereye gidiyoruz diyorsun.”


Esquire / Seçilmiş İçerikler


Esquire Sayılar